ALİ İLE BÜLBÜLLER

Abone Ol

Suriye'nin Irak sınırına yakın kasabalarından birinde yaşıyordu Molla Şerif. Evi komşularınkinden biraz uzakta idi. Etrafları çöldü. Kerpiçten yapılmış evlerin dışı, boğucu kum rengindeydi. İç kısım, Osmanlı döneminin haremlik-selamlık bölümleri şeklinde dizayn edilmiş; dışarının sıcağına karşın kısmen serindi. Dış avlunun duvarları iki metre yüksekliğinde, içi gayet geniş ve ferahtı. Orta yere kazılan kuyunun hemen yanı başına bir havuz yapılmış, biraz uzağına da üç beş tane hurma ağacı dikilmişti. Hurma ağaçlarının çöl rengine tezat, görkemli yeşillikleri insana nefes aldırıyordu. Bu mübarek ağaçların iki güzel müdavimi vardı; bülbüller…

Evin iki çocuğundan büyüğü olan on bir yaşındaki Ali, bu kuşlarla dostluk kurmuştu. Aslında bülbül kuşu genelde insana görünmez. Ancak kocaman kasabada gidebilecekleri pek bir yer olmadığından burayı mesken edinmişlerdi. Gözden uzak durmak pek mümkün değildi. Gece boyunca dallarda okuyup seher vakti dipteki gonca güllere konarlardı. Ali, camiye gitmek için kapıyı her açtığında onları havuz başında bulurdu. Aralarında gizli bir iletişim varmış gibi karşılıklı biraz durup bakışıyorlardı. Herkes kendi dilinden konuşsa da anlaşabiliyorlardı.

Ali, dışarıda pek az vakit geçiren, babasının denetimi altında medrese eğitimi gören pırıl pırıl bir çocuktu. Zekası, dürüstlüğü ve edebiyle, kasaba eşrafından iltifat alırdı. Büyüyünce babasının yerini alacak iyi bir molla cevheri taşıyordu.

Ali, kimseyle paylaşama fırsatı bulamadığı dünyasını havuz başında bülbüllerle paylaşırdı. Onun öylece kendi kendine konuştuğunu üst kattan gören anneciği dayanamayıp aşağıya iniyor, yavrusunu kucaklayarak doyasıya mutluluğu yaşayıp yaşatıyordu. Küçük ama huzur dolu bir aileydiler. Ali'nin Sahra adına küçük bir de kız kardeşi vardı. Çölün soğuk rengine, monoton iklimine rağmen mutluydular.

Bir sabah, Ali evden çıkınca bülbülleri çok tedirgin gördü. Sanki kocaman bir yangının içinde mahsur kalmışlar gibi çırpınıp duruyorlardı. 'Ne oluyor size böyle, nedir bu telaşınız' diye sordu. Anne bülbül, kendi dilince bir şeyler söyledi. Ali'nin dediğine göre şöyle söylediler, 'Güllerden kan kokusu geliyor, bu sabah esen meltemden korkunç bir fırtınanın haberini sezinliyoruz. Bilemediğimiz büyük bir tehlike kasabaya doğru yaklaşıyor. Kendine dikkat etsen iyi olur.' Çocukcağız pek anlamdıysa da korkmaya başladı. Sabırsızlıkla daldan dala geçen iki bülbül, hurma ağacının en üst tepesine çıkıp geri dönememek üzere uçup gittiler.

Molla Şerif, öğle namazını kıldırmış evine dönüyordu. Evin avlusunda oğlunu uzaklara doğru tuhaf tuhaf bakarken buldu. İki minik kuş yeni gözden kaybolmuşlardı. Baba, oğlunun başını okşayarak neler olduğunu sordu. Ali, bülbüllerin telaş içinde uçup gittiklerini söyleyerek babasına sarıldı. Ama kuşların kendine neler söylediklerini babasına demedi, diyemedi. Kuşların konuştuğuna kim inanabilirdi ki!. Fakat Ali'ni saf, temiz kalbi, kuş dilinin anlamına vakıftı.

Neyse işte, İki bülbül çöle doğru uçup gittiler. Baba-oğul avluda konuşurlarken uzaktan uçak sesleri duyulmaya başladı. Çölün gri rengi ile göğün mavisi arasında beliren karaltı, manevralar yaparak birkaç uçuştan sonra aşağıya bir şeyler bıraktılar. Metal araçların bıraktıkları yük, içinde ölüm taşıyan varil bombalarıydı. Her vakit sessizliğin hakim olduğu kasabadan yükselen çığlıklar patlamaların sesine karıştı, insanlar gayr-ı ihtiyarı sağa sola delicesine kaçıştılar. Çok değil, yirmi dakika kadar sonra sesler kesildi.

Gökyüzünde kaybolan uçakların yerini kapkara dumanlar aldı. Kasabalılar, devleti yöneten zalim birinin askerleri tarafından baskına uğradılar. Çok az sayıda sağ kalanların dışında epey de yaralı vardı. Evler yıkılmış, cesetler ortalığa savrulmuştu. Korkuyu iliklerine kadar hisseden zavallı hayvanlar, sahiplerinin yaşadıkları felaketten habersiz birbirlerine sokulmuş duruyorlardı. Ani baskın feleğini şaşırtmıştı kasabanın. Ali, annesi, babası ve küçük Sahra avlunun içinde cansız yatıyorlardı. Avluya düşen bombanın parçaladığı ağaçların dalları ile yıkılan havuzun suyu kanlarına bulaştı. Güneş ufukta yere doğru yaklaşırken, ölümün korkunç sessizliği kasabayı ele geçirdi. Yaralıların ve sağ kalanların ne yaptıkları veya ne yapacakları soru işareti olarak akıllarda kaldı.

İki bülbül saatlerce uçtular uçtular. Önlerine çıkan her şehirden dumanlar yükseliyordu. Şiddetli silah sesleri gök gürlemesi gibiydi. Her an insanlar ölüyordu. Aşağılarda kırmızılık o kadar çoktu ki hangisi gül hangisi kan belli değildi. Hiçbir yerde duramazlardı, durmayacaklardı.

Günün sonuna doğru iki bülbülün ardına takılan kocaman bir sürü oluşmuştu. Bu sürü masum çocukların katledilen bedenlerinden uçup gelen ruhlarından başka bir şey değildi. İki bülbül onları alıp cennete doğru yola devam ettiler…