Eğitimci Yazar Yasin Görmüş: Bizler de tıpkı atalarımız gibi, henüz yaklaşık bir asırdır hayatımızda olan dijital dünyanın ilk topluluklarıyız. Bu cümleyi kitapta da kurdum ve üzerine düşündükçe bana oldukça çarpıcı geldi. Düşünsenize… Bundan yüzlerce, belki de binlerce yıl sonra gelecek nesiller, bugün bizleri ilkel kullanıcılar olarak nitelendirecek. Tıpkı bizim bugün insanlığın ilk topluluklarına ilkel dememiz gibi. Gelecekten bugüne baktığımda bunu çok net görebiliyorum
Dijitalleşmenin birey, aile, eğitim, toplum ve ahlak üzerindeki etkilerini felsefi bir zeminde ele alan Görmüş, kitabında Aristoteles’ten Rousseau’ya, aileden okula, sosyal medyadan devlet sorumluluğuna kadar geniş bir çerçevede dijital çağın değer krizini tartışıyor. Bizler de Yasin Görmüş ile ilk kitabını, yazma sürecini, dijital çağın çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerini, öğretmenliğin değişen rolünü ve “dijital tufan” karşısında nasıl bir ahlaki pusulaya ihtiyaç duyduğumuzu konuştuk.
Öncelikle hayırlı olsun. “Dijital Tufanda Ahlak” nasıl bir düşüncenin ürünü olarak ortaya çıktı?
Öncelikle bu süreçteki destekleriniz için çok teşekkür ederim. Keza Oridvian yayıneviyle tanıştıktan sonra da kitabıma ve bana da çok şey kattığını düşünüyorum. Kitap konusuna gelecek olursak bu kitap aslında uzun süredir içimde biriken bir sorgulamanın sonucu olarak ortaya çıktı. Bunu kitapta da belirttim. Ben hem öğretmenlik yapan hem de uzun yıllardır sosyal medya, eğitim ve haber alanında aktif biçimde gözlem yapan biriyim. Dolayısıyla dijital dünyanın yalnızca teknik bir alan olmadığını, insanın karakterini, dilini, davranışını, sabrını, öfkesini, merhametini ve hatta vicdanını dönüştüren çok güçlü bir atmosfer olduğunu yakından görme imkanım oldu.
Bir süre sonra şunu fark ediyor insan. Biz teknolojiyi kullanıyoruz sanıyoruz ama çoğu zaman teknoloji de bizi kullanıyor. Ne göreceğimize, neye öfkeleneceğimize, neyi beğeneceğimize, hangi konuda susup hangi konuda konuşacağımıza görünmez mekanizmalar etki ediyor. Bu durum beni çok düşündürdü.
“Dijital Tufanda Ahlak” tam da bu düşünceden doğdu diyebiliriz. İnsanlık bugün büyük bir dijital akışın içinde. Bilgi çok hızlı, etkileşim çok cazip lakin bütün bu hızın içinde insanın iç sesi zayıflıyor. Ben de bu kitapta şu sorunun peşine düştüm: Dijital çağda insan kalmak mümkün mü? Eğer mümkünse bunu nasıl başarabiliriz?
Kitabın isminde geçen “dijital tufan” ifadesi oldukça dikkat çekici. Neden “tufan” kelimesini tercih ettiniz?
Çünkü içinde bulunduğumuz süreci yalnızca “dijitalleşme” kelimesiyle açıklamak bana yeterli gelmedi. Dijitalleşme daha teknik, daha nötr bir kavram. Ne var ki yaşadığımız durum teknolojik dönüşümle sınırlanamaz. Aynı zamanda ahlaki, kültürel ve toplumsal bir sarsıntı bu.
Tufan kelimesi burada bilinçsizce önüne kattığını sürükleyen büyük bir akışı temsil ediyor. Sosyal medya, yapay zeka, algoritmalar, dijital platformlar, ekran bağımlılığı, görünürlük arzusu, linç kültürü, mahremiyetin aşınması, çocukların erken yaşta denetimsiz içeriklerle karşılaşması vs çoğaltabiliriz. Bunların hepsi büyük bir akış meydana getiriyor.
Bu tufanın içinde bazı insanlar yüzmeyi öğreniyor, bazıları savruluyor, bazıları da nereye sürüklendiğinin farkına bile varmıyor. Ben bu kitapla okura “gelin biraz duralım, bu akış bizi nereye götürüyor?” demek istedim.
Kitap teknolojiyi eleştiren bir çalışma mı, yoksa dijital dünyaya karşı daha dengeli bir yerden mi bakıyor?
Burasının özellikle yanlış anlaşılmamasını istiyorum. Ben teknolojiyi bütünüyle kötüleyen bir yerde durmuyorum. Aksine ekran kullanım sürem benim de gayet iyidir. Böyle bir yaklaşım gerçekçi olmaz. Ben şahsen çok faydasını da gördüm. Teknoloji insanlığa çok büyük imkânlar sundu. Bilgiye erişim kolaylaştı, insanlar sesini duyurabildi, eğitim kaynakları çeşitlendi, iletişim sınırları aşıldı. Bunları kesinlikle görmezden gelemeyiz.
Fakat mesele şu ki teknoloji hayatımıza girerken biz ona ahlaki bir çerçeve çizebildik mi? Çocuklarımızı bu dünyaya hazırlayabildik mi? Sosyal medyada özgürlük zannettiğimiz şeyin bazen algoritmik yönlendirme olabileceğini fark edebildik mi? Dijital ortamda yazdığımız bir yorumun, gerçek hayatta söylediğimiz bir söz kadar hatta bazen ondan daha fazla incitebileceğini düşünebildik mi? Ben düşündüm. Düşünen insan sayısının da fazla olduğunu düşünüyorum. Ama postların altına gelen yorumlar hem çatışma ortamı yaratıyor hem de karşımızdakinin insan olduğunu, kalbinin olduğunu unutuyoruz. Bu sadece bir örnek tabi. Ve bu durumun da pek çok insanın vicdanını yaraladığını biliyorum. Lakin toplumca daha dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.
Teknolojiye itiraz ediyor kitabı değil bu. Teknolojinin özür dileyerek söylüyorum ahlaksız, ölçüsüz, denetimsiz ve bilinçsiz kullanımına.
Kitabınızda Aristoteles ve Rousseau gibi düşünürlere de yer veriyorsunuz. Dijital çağ meselesini klasik düşünürlerle birlikte ele almak nasıl bir bakış sağladı?
Bugünün sorunlarını yalnızca bugünün kavramlarıyla açıklamaya çalışırsak eksik kalırız. Çünkü insan değişse de insanın temel meseleleri çok değişmiyor. Bunu çağlar öncesinde yazılan kitaplarda çok net şekilde görüyoruz. İyilik, erdem, özgürlük, sorumluluk, toplum, eğitim, karakter, alışkanlık vs.. Bunlar binlerce yıldır tartışılan meseleler.
Aristoteles bana ahlakın alışkanlıkla ve eğitimle inşa edilen bir yönünü hatırlattı. İnsan erdemli davranmayı öğrenir. Bu öğrenme ailede başlar, okulda gelişir, toplumda pekişir. Rousseau ise bireyin özgürlüğü ile toplumun ortak iyiliği arasındaki ilişkiyi düşünmemi sağladı. Sağladıdan ziyade farkındalık yarattı kelimesini kullanmak daha doğru olurdu. Öyleyse bu şekilde değiştirelim. Çünkü kitap okuyanlar hak verecektir ki daha önce büyük düşünürler tarafından eserlerinde yazdıkları cümleler aslında daha önce sizlerin de kafasından geçmiştir. O kitabı okumakla sadece farkındalığınız artar. Düşüncenize daha da kıymet vermeye başlarsınız. Çünkü ana felsefesini tam olarak anlamaya başlarsınız. Bana da böyle oldu.
Durum şu ki dijital çağda birey çok özgür görünüyor ama aslında çoğu zaman algoritmaların, beğeni mekanizmalarının ve görünürlük baskısının etkisi altında yaşıyor. Bu yüzden klasik düşünürler, bugünün dijital dünyasını anlamak için güçlü bir ayna sunuyor. Ben de kitapta geçmişin bilgeliğiyle bugünün sorunlarını buluşturmaya çalıştım. Tıpkı fil toplulukları gibi sürünün en yaşlılarını rehber edinmeye çalıştım.
Sizce dijital çağda en büyük ahlaki kırılma nerede yaşanıyor?
Bence en büyük kırılma, insanın karşısındakini insan olarak görmekten uzaklaşmasında yaşanıyor. Sosyal medyada bir kişiye yorum yaparken çoğu zaman onun da bir kalbi, ailesi, hayatı, kırılganlığı olduğunu unutuyoruz. Bir ekranın arkasına saklanınca sözlerimizin ağırlığını hafif zannediyoruz.
Bunu çok net bilmeliyiz ki dijital ortamda yazılan bir cümle de ahlaki bir eylemdir. Bir iftira, bir hakaret, bir alay, bir linç çağrısı yalnızca klavyeden çıkmış birkaç kelime değildir. Bazen bir insanın psikolojisini, itibarını, ailesini, hayatını etkileyebilir. Kaldı ki bu cümleleri biz o kişinin kulağına söylemiyoruz veya özel sohbetlerde birebir iletmiyoruz. Yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca kişinin göreceği, duyacağı bir alan burası.
Bu yüzden kitapta özellikle şu fikri önemsiyorum: Dijitalde görünmez olmak, ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. İnsan, gerçek hayatta yüzüne söyleyemeyeceği bir sözü dijitalde de yazmamalı. Temel felsefemiz şu olmalı: Ahlak sadece sokakta, okulda, evde değil, bilakis yorum satırında, paylaşımda, mesajda da geçerlidir.
“İnsan olmak” ile “kullanıcı olmak” arasında bir ayrımdan söz ediyorsunuz. Bu ayrımı biraz açar mısınız?
Dijital dünya bizi çoğu zaman kullanıcı kimliğine indirger. Kullanıcı beğenir, paylaşır, yorum yapar, kaydırır, izler. Ama insan bundan daha fazlasıdır. İnsan düşünen, hisseden, merhamet eden, pişman olan, sorumluluk alan, başkasının acısını anlayabilen bir varlıktır.
Bugün tehlike şu: Kullanıcı kimliğimiz insan kimliğimizin önüne geçiyor. Daha fazla görünmek için daha sert konuşuyoruz. Daha fazla etkileşim almak için daha fazla öfke üretiyoruz. Daha fazla beğenilmek için mahremiyetimizi tüketiyoruz. Daha fazla dikkat çekmek için ölçüyü kaybediyoruz.
Ben bu kitapta okura şunu hatırlatmak istedim: Biz önce insanız, sonra kullanıcıyız. Ekranın karşısında da vicdanımızı yanımızda taşımak zorundayız.
Kitapta çocuklar ve gençler önemli bir yer tutuyor. Dijital çağın çocuklar üzerindeki etkisini nasıl görüyorsunuz?
Çocuklar dijital dünyanın maalesef ki en savunmasız kesimi. Ben bunu ehliyeti olmayan fakat araba süren 18 yaş altındaki çocuklara benzetiyorum. Yetişkinler bile bu dünyayı anlamakta zorlanırken çocukların algoritmalar, reklamlar, zararlı içerikler, sosyal onay mekanizmaları ve dijital bağımlılıkla tek başına mücadele etmesini hepimizin malumu ki bekleyemeyiz.
Bugün çocuklar çok erken yaşta ekranla tanışıyor. Bazen aileler iyi niyetle telefonu ya da tableti bir oyalama aracı gibi kullanıyor. Fakat çocuğun maruz kaldığı içerikler hele ki o yaşlarda karakter gelişimini etkiliyor.
Burada mesele sadece “kaç saat ekran başında kalıyor?” sorusu değil. Asıl soru şu. Çocuk ekranda neyle karşılaşıyor, bunu nasıl yorumluyor ve yanında ona rehberlik eden bir yetişkin var mı?
Ben dijital çağda ailelerin ve öğretmenlerin rolünün daha da kritik hâle geldiğini düşünüyorum. Çocuğa yalnızca yasak koymak yetmez. Ona neden dikkatli olması gerektiğini anlatmak gerekir. Daha açıklayıcı daha rehberlikçi bir yaklaşım. Tabi bunun için de örnek olmak gerekir. Çocuğa ileri adım at derken siz geri adım atarsanız çocuk ağzınızdan çıkana değil ayağınızın yaptığına bakar.
Ailelere bu konuda nasıl bir görev düşüyor?
Aile, ahlak eğitiminin ilk ve en güçlü okuludur. Çocuk önce evde görür, evde duyar, evde taklit eder. Eğer evde herkes sürekli telefona bakıyorsa, çocuk da ekranı hayatın merkezi zanneder. Eğer evde öfke dili varsa, çocuk dijitalde de öfkeyi normal görür. Eğer evde nezaket, sabır, mahremiyet ve ölçü varsa, çocuk bunları içselleştirir.
Ailelere düşen en önemli görev, çocukla kaliteli zaman geçirmektir. Telefonun yerine ne koyduğumuz önemli. Sohbet, oyun, kitap, yürüyüş, spor, sanat, aile içi paylaşım gibi etkinlikler yapılabilir. Hatta daha önce görev yaptığım İl Müdürlüğünde Ar Ge birimimiz önemli bir etkinliğe imza atmıştı. ‘’Ekranı Kapat Aileni Fark Et’’ diye. Çok olumlu dönütler almıştık. Çok farklı resimler gördük. Hacivat ve Karagöz etkinlikleri mi dersiniz, körebe, eskiden bizlerin oynadığı çoğu oyunu bize gönderdikleri resimlerde gördüm. Bunları paylaşmıştık ta. Yüzlerindeki o mutluluğu görebiliyorsunuz. Biraz ekrandan başımızı kaldırıp etkileşimde bulunmamız lazım. Gerçekten bugünlerde ihtiyacımız olan şey tam da bu sanırım. Tüm Türkiye’ye bu etkinliğin yayılmasını isterdim. Çocuğun gerçek hayatla bağı güçlenirse dijital dünyanın sahte cazibesine daha az teslim olur diye düşünüyorum.
Bir de ailelerin dijital rehberliği öğrenmesi gerekiyor. Çocuklarımızın hangi platformlarda bulunduğunu, kimlerle iletişim kurduğunu, hangi içeriklere maruz kaldığını bilmeliyiz. Ama bunu güven ilişkisiyle yapmalıyız. Çünkü çocuk güvendiği için ailesine gelmeli. Baskı ve korku söz konusu olmamalı.
Kitabınızda “DijitEr birey” kavramı da dikkat çekiyor. Bu kavram neyi ifade ediyor?
“DijitEr” kavramını dijital erdem sahibi birey anlamında kullanıyorum. Yani dijital dünyada var olurken erdemini, vicdanını, ölçüsünü, sorumluluğunu kaybetmeyen birey.
DijitEr birey, her gördüğüne inanmayan, her duyduğunu paylaşmayan, öfkesini yorum satırına boşaltmayan, mahremiyetine dikkat eden, başkasının onurunu gözeten, dijital dünyada da gerçek hayattaki gibi ahlaklı davranan kişidir.
Ben gelecekte çocuklarımıza iyi bir dijital insan olmayı öğretmemiz gerektiğine inanıyorum. Teknolojiyi kullanmayı bilmek tek başına yeterli değil. Bizlere de küçükken sadece bilgisayar nasıl kullanılır onu öğrettiler. Zararlarının farkında değildik. Büyüdükçe öğrenmeye başladık. İnsanlar arasında bu konudaki bilinç de git gide artıyor. Ama yeterli değil bence.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ni de kitapta dijital ahlak bağlamında ele alıyorsunuz. Bu modelle ilgili yaklaşımınız nedir?
Maarif modeli, değerler eğitimi açısından önemli bir tartışma alanı açtı. Yanlış anlaşılmasın ben bu kitapta bu modeli savunmadım ya da yerden yere vurmadım. Kimse beni sağa ya da sola koymasın istiyorum. Bu modeli bütünüyle savunmak ya da eleştirmekten ziyade, onun ahlak ve değerler bağlamındaki yaklaşımına dikkat çekmeye çalıştım. Çünkü dijital çağda eğitim sistemleri yalnızca akademik başarıya odaklanarak çocukları geleceğe hazırlayamaz. İleride ismi başka bir şey olur, ama eğitim sistemimizdeki müfredatın genel adı şuan bu. Ve eksikleri de olsa felsefesinde değer eğitimleriyle ilgili önemli yaklaşımlar var.
Bugünün dünyasında bilgi çok hızlı eskiyor. Ama adalet, merhamet, sorumluluk, saygı, emek, sabır ve vatan sevgisi gibi değerler insanı ayakta tutmaya devam ediyor. Çocuklara sınav kazandırmayı artık bir kenara bırakıp hayatı doğru yaşama bilinci kazandırmayı hedeflemeliyiz. Tabi yine belirteyim bunların hepsi benim düşüncem. Aksini düşünen varsa da dinlemek isterim.
Maarif modeli etrafında yürütülen değer merkezli tartışmalar kıymetli. Diğer konular elbette ki profesörlerin müfredat yazarlarının daha iyi bileceği konular. Elbette öğretmen olarak bizlerin de yorumu var ama benim dikkat çekmek istediğim nokta dijital tufanda değer eğitimi.
Model konusunda uygulama, öğretmen desteği, materyal, ölçme değerlendirme ve sahadaki karşılığı zamanla daha net görülecek. Ancak ben değer eğitimini merkeze alan her ciddi çabayı, dijital çağın savrulmaları karşısında önemli buluyorum.
Sosyal medya kullanımında sizi en çok rahatsız eden şey nedir?
En çok insanın kalbini unutan dil rahatsız ediyor. Bir konu hakkında eleştiri yapılabilir, itiraz edilebilir, tartışılabilir. Fakat bunu hakaretle, aşağılamayla, linçle, iftirayla yapmak bizi insan olarak zayıflatıyor.
Sosyal medya bize hız kazandırdı ama bazen nezaketimizi elimizden aldı. Her şeye hemen tepki veriyoruz. Okumadan hüküm veriyoruz. Dinlemeden suçluyoruz. Bir insanın bir cümlesinden bütün hayatını mahküm edebiliyoruz.
Ben şuna inanıyorum. Dijital çağda en büyük erdemlerden biri, yazmadan önce durabilmektir. Her düşündüğümüzü söylemek zorunda değiliz. Her öfkemizi paylaşmak zorunda değiliz. Her tartışmayı kazanmak zorunda değiliz. Bazen susmak, bazen beklemek, bazen anlamaya çalışmak da ahlaki bir davranıştır.
Bu kitabı yazarken sizi duygusal olarak en çok etkileyen şey ne oldu?
Ya aslında bu benim ilk kitabım ve bir kitap yazarken aynı zamanda çok şey de öğreniyormuşsunuz. Şöyle bir durumla karşılaştım. Dijital dünya bazen bize çok kalabalık bir yalnızlık sunabiliyor. Düşünün binlerce takipçi, yüzlerce beğeni, sürekli bildirimlere sahipsiniz. Dakikada binlerce insanla etkileşime geçebiliyorsunuz. Ama bütün bunların içinde insan bazen kendini daha da yalnız hissediyor. Bununla ilgili araştırmalar da varmış. İnsanlar bir tık ötede ama bir o kadar da birbirinden uzak diye. Baktığınız zaman sahiden de öyle. Yakınlaştığımız ölçüde birbirimizden uzaklaşıyoruz.
İlk kitabınızı yayımlamak size ne hissettirdi?
Açıkçası çok özel bir duygu. Bunu bana yazan tebrik eden insanlara da söylüyorum. Herkesin mutlaka kalemi ya da klavyeyi eline alması gerektiğini düşünüyorum. İnsan uzun süre zihninde taşıdığı, notlar aldığı, üzerine düşündüğü, defalarca dönüp baktığı bir çalışmayı kitap olarak görünce farklı bir heyecan yaşıyor. Bu benim ilk çalışmam. Elbette eksiklerim, ileride daha da geliştirmek isteyeceğim yönler olacaktır. Açıkçası var da. Kitap yazmak aynı zamanda size kitap yazmayı da öğretiyormuş. Ama ilk adımı atmak benim için çok kıymetli.
Bir kitabın ortaya çıkması sadece yazmakla olmuyor. Okumak, düşünmek, cesaret etmek, eleştirilme ihtimalini göze almak gerekiyor. Ben bu süreçte şunu öğrendim. İnsan bazen kusursuz zamanı beklerse hiç başlayamıyor. O yüzden samimi bir derdiniz varsa yola çıkmak gerekiyor. Biraz uzun sürdü bir şeyler karaladım, çabaladım. Hayatım boyunca en ufak olumsuzluktan bile çok güçlü bir şekilde çıkmayı bildim. Kitabımı okuyacak kişilerden tek beklentim kitabın iyi yanlarından öte kötü yanlarını söylemeleri. Nerde yanlış yaptığımı göreyim ki okur gözüyle bir dahakine daha iyi bir iş çıkarabileyim.
O sebeple “Dijital Tufanda Ahlak” benim için bir başlangıç. Eğitim ve dijital kültür üzerine daha fazla düşünmek ve yazmak istiyorum.
Son olarak okurlara nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Dijital çağdan kaçamayız. Çocuklarımız da bu çağın içinde büyüyecek. Mesele onları tamamen ekrandan koparmaktan ziyade ekran karşısında vicdan sahibi bireyler olarak yetiştirebilmek. Az önce belirtmiştim ben bunu dijitEr birey olarak adlandırıyorum.
Bugün hepimize görev düşüyor. Dijital dünya aslında bizden bağımsız bir evren değil. Orayı da biz kuruyoruz. O evrenin içinde bizler yaşıyoruz yani. Oranın dilini, ahlakını, nezaketini, öfkesini hemen her şeyini biz belirliyoruz. Bizler de tıpkı atalarımız gibi, henüz yaklaşık bir asırdır hayatımızda olan dijital dünyanın ilk topluluklarıyız. Bu cümleyi kitapta da kurdum ve üzerine düşündükçe bana oldukça çarpıcı geldi. Düşünsenize… Bundan yüzlerce, belki de binlerce yıl sonra gelecek nesiller, bugün bizleri ilkel kullanıcılar olarak nitelendirecek. Tıpkı bizim bugün insanlığın ilk topluluklarına ilkel dememiz gibi. Gelecekten bugüne baktığımda bunu çok net görebiliyorum
Biz bu çağın ilk kullanıcıları olabiliriz ama aynı zamanda bu çağın ilk sorumlularıyız. Nasıl bir dijital kültür bırakacağımız, nasıl bir dil kuracağımıza, çocuklarımıza hangi değerleri aktaracağımıza ve ekran karşısında insan kalmayı ne kadar başaracağımıza bağlı. Ve de bunu başaracağımıza inanıyorum.




