HÜDA PAR Genel Merkezi tarafından yayımlanan haftalık gündem değerlendirmesinde, kamuoyunda geniş yankı uyandıran fon krizine ilişkin dikkat çeken bir açıklama yapıldı. Açıklamada ayrıca üniversite hastanelerindeki eş durumu mağduriyetine ve ekranlar ile dijital mecralardaki yayınların aile yapısına verdiği zarara da değinildi.
“SORUMLULUKLARIN KİMLERE AİT OLDUĞU BÜTÜN YÖNLERİYLE ORTAYA ÇIKARILMALIDIR”
Yaşanan krizin çok yönlü bir güven meselesi haline geldiği ifade edilen değerlendirmede, “Son dönemde yaşanan fon krizi, yalnızca sermaye piyasalarının veya ekonominin teknik bir meselesi olarak görülemez. Binlerce insanın emeğini, birikimini ve geleceğini ilgilendiren bu tablo; hukuk, ekonomi ve kamu denetimi açısından birlikte ele alınması gereken ciddi bir güven meselesidir. Gelinen noktada öncelik, mağduriyetlerin giderilmesi ve yatırımcıların haklarının eksiksiz biçimde korunmasıdır. Ancak bununla yetinilemez. Bu krizin nasıl ortaya çıktığı, denetim mekanizmalarının neden zamanında ve etkili şekilde işletilmediği, varsa ihmal ve sorumlulukların kimlere ait olduğu bütün yönleriyle ortaya çıkarılmalıdır.” denildi.
“HAKSIZ KAZANÇ ALANLARIYLA ETKİN MÜCADELE ŞART”
Olayın yalnızca münferit kişi veya kurumlara indirgenemeyeceğinin altı çizilen değerlendirmede, meselenin kayıt dışı ve gayrimeşru kazanç yapılarıyla bağlantısına dikkat çekilerek şu ifadelere yer verildi:
“Meseleyi yalnızca birkaç kişi veya kurum üzerinden okumak da eksik olacaktır. Fon krizi; yolsuzluk, rüşvet, tefecilik, kumar ve bahis gibi haksız kazanç alanlarıyla mücadelede güçlü bir hukuk düzeninin ve etkin denetimin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.”
“HİÇ KİMSENİN NÜFUZU, MAKAMI VE EKONOMİK GÜCÜ HUKUKUN ÜZERİNDE OLMAMALIDIR”
Ekonomik istikrar ve güven ortamının ancak adil bir yargı mekanizmasıyla sağlanabileceği ifade edilen değerlendirmede, “Ekonomide güvenin temeli hukuktur; hukukun temeli ise adalet, şeffaflık ve hesap verebilirliktir. Hiç kimsenin nüfuzu, makamı veya ekonomik gücü hukukun üzerinde olmamalıdır. Türkiye’nin ihtiyacı, krizi geçici tedbirlerle yönetmek değil; benzer mağduriyetlerin yeniden yaşanmasını önleyecek güçlü denetim mekanizmaları kurmak; insanı, emeği ve hakkı merkeze alan adil bir ekonomik ve hukuki düzeni hayata geçirmektir.” çağrısında bulunuldu.
“ÜNİVERSİTE HASTANELERİNDE EŞ DURUMU MAĞDURİYETİ SÜRÜYOR”
Üniversite hastanelerinde eş durumu olan personelin tayin taleplerine de değinilen değerlendirmede, “2025 Aile Yılı’nın ardından 2026-2035 döneminin ‘Aile ve Nüfus On Yılı’ olarak belirlenmesi, aile kurumunun korunmasına ve güçlendirilmesine verilen önemin açık bir göstergesidir. Ancak aile bütünlüğünün korunmasına yönelik hedeflere rağmen üniversite hastanelerinde görev yapan sağlık çalışanlarımızın eş durumu nedeniyle görev yeri değişikliği taleplerinde yaşanan sorunlar halen devam etmektedir. Üniversitelerin idari ve mali yapıları, personelin tabi olduğu farklı istihdam statüleri ve sağlık hizmetlerinin sürekliliği elbette dikkate alınmalıdır. Ancak bu hususlar, aile birliğinin korunmasına yönelik makul ve uygulanabilir çözümler geliştirilmesine engel olmamalıdır.” ifadelerine yer verildi.
“‘AİLE VE NÜFUS ON YILI’ HEDEFLERİ YALNIZCA SÖYLEMDE KALMAMALI”
Değerlendirmenin devamında, bazı kamu kurumlarındaki becayiş ve karşılıklı eşleştirme yöntemlerinin örnek alınarak üniversite hastanelerinde çalışan eşlerin aynı şehirde görev yapabilmelerinin önünün açılması ve böylece aile bütünlüğünün korunması çağrısında bulunuldu:
“‘Aile ve Nüfus On Yılı’ hedefleri yalnızca söylemde kalmamalı, çalışma hayatındaki uygulamalara da yansıması gerekmektedir. Bu çerçevede üniversitelerimizin eş durumu nedeniyle tayin taleplerine daha yapıcı yaklaşması, kurumlar arası geçiş ve tayin imkânlarının önündeki engellerin azaltılması ve aile bütünlüğünü bozan uygulamaların giderilmesi çağrısında bulunuyoruz.”
“AİLE YAPIMIZI EKRANLARDA VE DİJİTAL MECRALARDA DA KORUMALIYIZ”
Bir yandan aile yapısını tehdit eden suç ve istismar odaklarına karşı “Ailem Güvende” operasyonları gerçekleştirilirken diğer yandan televizyon ekranları ile dijital mecralarda aile yapısını ve toplumsal ahlakı zedeleyen yayınların yaygınlaşmasına seyirci kalınmasının büyük bir çelişki olduğuna dikkat çekilen değerlendirmenin devamında, şu ifadelere yer verildi:
“Gündüz kuşağı programlarında aile mahremiyeti reyting uğruna ihlal edilmekte, adli vakalar ekranlarda tartışmaya açılmakta, şikâyetler ve suç iddiaları adeta birer medya yargılamasına dönüştürülmektedir. Oysa suçun araştırılacağı, delillerin değerlendirileceği ve adaletin tecelli edeceği yer televizyon ekranları değil, yargı mercileridir. Medya, kendisini mahkemenin yerine koymamalıdır.”
“DİJİTAL TEŞHİR ÇOCUKLARI TEHDİT EDİYOR”
TikTok, Instagram ve benzeri dijital platformlarda çocukların ve ailelerin mahremiyetini hiçe sayan içeriklerin hızla yayıldığına da dikkat çekilen değerlendirmede, “Beğeni ve etkileşim uğruna çocukların dijital ortamda teşhir edilmesi, onları ciddi güvenlik ve gelişim riskleriyle karşı karşıya bırakmaktadır.” denildi.
“AİLEYİ KORUMAK, TOPLUMUN GELECEĞİNİ KORUMAKTIR”
Değerlendirmenin sonunda ise, “Aileyi korumak, yalnızca suçla mücadele etmekten ibaret değildir. Aile mahremiyetini ve çocuklarımızı ekranlardan ve dijital mecralardan yayılan zararlı içeriklerden korumak da bu mücadelenin bir parçasıdır. Yetkili kurumlar daha etkin ve caydırıcı tedbirler almalı, aileler ve eğitimciler dijital riskler konusunda bilinçlendirilmelidir. Aileyi korumak, toplumun geleceğini korumaktır.” vurgusu yapıldı.



