Rus esaretinden dönen, savaşın ve yıkımın yorgunluğunu taşıyan Bediüzzaman Said Nursi için Van, hem bir sığınak hem de bir "vatan-ı asli" idi. Ancak 1925 kışı, onun için sadece doğayla değil, değişen siyasi konjonktür ve kaderin tayin ettiği yeni bir hicretle karşı karşıya kalacağı en çetin mevsim olacaktı…

Tarihin Tuşba’sı, Urartu’nun kadim başkenti Van, 1. Dünya Savaşı’nın yıkıcı izlerini henüz silememişti. Rus işgali ve Ermeni ayaklanmalarının ardından "Eski Van" şehri yakılıp yıkılmış, Bediüzzaman’ın talebe yetiştirdiği Horhor Medresesi harabeye dönmüştü. 1924 ve 1925 yıllarında Van’a dönen Said Nursi, yıkık dökük sokaklarda dostlarının ve talebelerinin hatıralarını ararken, kalbinde derin bir hüzün hissediyordu. Van Kalesi’nin dibindeki Horhor Çeşmesi hâlâ "horultularla" akıyor olsa da, medreselerin kapısına Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kilit vurulmuştu. Bu durum, onun ruhunda kışın soğuğundan daha ağır bir üşüme yaratıyordu.

EREK DAĞI: MAĞARADA BUZ TUTAN TEFEKKÜR

İnsanların "muska yaptırmak" veya dünyevi taleplerle kapısını aşındırmasından yorulan Bediüzzaman, "Ben buraya ibadet etmeye geldim," diyerek rotasını Van’ın doğusundaki heybetli Erek Dağı’na çevirdi. Van’ın o dönemki kış şartlarında, yaklaşık 3200 metrelik bu dağın eteklerinde kalmak, bugünün şartlarında bile imkânsıza yakın bir irade gerektiriyordu. Molla Abdullah Ekinci gibi sadık talebeleriyle birlikte, eski bir manastır kalıntısı olan "çilehane"de inzivaya çekildi.

Erek Dağı’ndaki mağara, sadece taştan bir barınak değil, Said Nursi’nin iç dünyasındaki büyük dönüşümün laboratuvarıydı. Karın yolları kapattığı, kurdun kuşun yuvasına çekildiği o günlerde o, evradıyla, ibadetiyle ve Kur’an hakikatleriyle baş başa kalıyordu. Cuma namazları için karların içinde iz açarak Çoravanis Köyü Camii’ne iniyor, Ali Çavuş ve Molla Hamid gibi talebeleriyle o dondurucu iklimde manevi bir sıcaklık kuruyordu. Van halkı, dağın başında bir "kutup yıldızı" gibi parlayan bu zatı, hem bir şefkat kahramanı hem de sığınılacak bir ilim deryası olarak görüyordu.

FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK: "VESVESELİ HÜKÜMET" VE TAKİP

Bediüzzaman dağın başında tefekkürle meşgulken, Ankara’da ve bölgede siyasi fırtınalar kopuyordu. Devletin "vesveseli" olarak tabir ettiği o dönemki kanadı, Erek Dağı’ndaki bu sessiz inzivayı bir tehdit olarak algılıyordu. Ankara-Bitlis-Van üçgeninde çekilen telgraflar, onun her adımının titizlikle takip edildiğini gösteriyordu.

BEYAZ ESARET: 1926’NIN MART SABAHI VE SÜRGÜN

1925 kışı sona erip 1926’nın Mart ayı kapıya dayandığında, kaderin hükmü icra edilmeye başlandı. Şeyh Said Efendi Hadisesi ile fiili bağı bulunmadığı, mahkeme ve hükümet dosyalarıyla sabit olmasına rağmen, "istikbalde tehlikeli olabilir" mantığıyla sürgün kararı çıktı. 1926 Mart’ının ilk günlerinde, Van Gölü’nün kıyısında hüzünlü bir kalabalık toplandı. Van’ın eşrafı, aşiret reisleri ve halkı, "Seyda, seni göndermeyiz" diyerek direnmek istese de, Bediüzzaman’ın cevabı netti: "Ben Garbi Anadolu’ya gitmek istiyorum. Kader bizi esir etti."

Kinyas Kartal ve Seyit Masum Efendi gibi isimlerle birlikte, kızaklara bindirilerek kar altındaki Van’dan uzaklaştırıldı. Bu yolculuk, sadece bir sürgün değil; Bitlis, Erzurum, Trabzon ve İstanbul üzerinden Burdur’a, oradan da Barla’ya uzanacak olan "Risale-i Nur" destanının başlangıcıydı. İstanbul’a ulaştığında, 30 Nisan 1926 gecesi Meşihat dairesinin (İstanbul Kız Lisesi) yanışına şahitlik edecek, bu yangını manevi bir yıkımın sembolü olarak okuyacaktı.

VAN KIŞI BİR MAHRUMİYET MİYDİ, YOKSA BİR DOĞUŞ MU?

Bediüzzaman’ın Van’da geçirdiği o son kış, aslında bir "vefat ve ba'sü ba'del mevt" (ölüm ve yeniden diriliş) sürecidir. Medreselerin kapatılmasıyla "Eski Said"in hayalleri olan Medresetü’z-Zehra projesi zahiren rafa kalkmış gibi görünse de, Erek Dağı’nın buz kesmiş mağaralarında "Yeni Said"in tohumları atılmıştır. Van halkının ona gösterdiği derin saygı ve onun bu sevgiye karşılık "Van benim vatanımdır" diyerek sahip çıkması, manevi harcı olmuştur.

TÜİK açıkladı! İşte akraba evliliğinin en yaygın olduğu iller
TÜİK açıkladı! İşte akraba evliliğinin en yaygın olduğu iller
İçeriği Görüntüle

Onun Van kışındaki duruşu, fiziksel zorluklara karşı bir meydan okumadan ziyade, toplumsal bir cinnet döneminde sığınılacak tek limanın Kur’an hakikatleri olduğunu gösterme çabasıdır. Bugün Van Kalesi’nin dibinden Erek’in zirvesine kadar her taş ve her kar tanesi, 1926’nın o soğuk Mart sabahında yola çıkan o büyük iradenin izlerini taşımaya devam ediyor.

Seyda’ya hürmeten…

Sonuç olarak, Van’ın o amansız kışında, Erek Dağı’nın buz tutmuş mağarasında yanan o yalnız kandil, aslında asırları aydınlatacak bir güneşin ilk habercisiydi. Bu yazıyı kaleme almaktaki gayemiz, sadece tarihsel bir süreci nakletmek değil; dondurucu ayazın, imkânsızlığın ve sürgünün gölgesinde Bediüzzaman Said Nursi’nin sergilediği o devasa iradeye ve Van’ın o soylu beyazlığına bir hürmet nişanesi bırakmaktır. O günün en çetin kış şartlarında, bir köprü altında esareti beklerken veya bir dağ başında tefekkür ederken çekilen her bir nefes, bugün milyonların gönlünde çiçek açan manevi bir baharın ve kökleşen bir hakikat ağacının can suyu olmuştur.

Bediüzzaman’ın Van topraklarından geçtiği her patika, bugün bir ilim yolu; bıraktığı her ayak izi, birer marifet tohumu misali filizlenmiş ve Anadolu’nun dört bir yanını yeşertmiştir. Onun gelişiyle Van’a düşen o bereket, aradan geçen bir asra rağmen ne soğumuş ne de eksilmiştir; aksine o günün zorlu kışından süzülen sabır ve sadakat, bugün meyvelerini vermeye devam etmektedir. Van’ın karlı zirvelerinde yankılanan o yüce ruhu, hürrem ve minnetle yad ediyor; toprağına kattığı manevi derinlik ve gönüllerde bıraktığı sönmez ışık için kendisine binlerce rahmet ve sevgi sunuyoruz.

Hüseyin Mahmudoğlu

Muhabir: HABER MERKEZİ