Son zamanlarda insanlarda dikkat çeken ortak bir duygu var: tarif edilmesi zor bir içsel boşluk. Dışarıdan bakıldığında hayatlar dolu gibi görünse de birçok kişi “iyi değilim” demeye başladı. Klinik gözlemlerimde de bunu daha sık fark ediyorum. Sorun çoğu zaman dış koşullardan çok, kişinin iç dünyasında yaşadığı kopuklukla ilgili.
Modern yaşam insana çok fazla seçenek sunarken aynı zamanda tatminsizlik de üretiyor. Sürekli daha iyisi gösteriliyor ve bu da kişinin sahip olduklarını değersizleştirmesine neden oluyor. Oysa mesele sahip olmak değil, anlam bulmak. Anlam eksikliği, içsel boşluğun en temel kaynaklarından biri haline geliyor.
Son zamanlarda özellikle gençlerde yönsüzlük hissi de oldukça yaygın. Ne istediğini bilmeyen, hedef koymakta zorlanan bireyler, zamanla kendi hayatına yabancılaşıyor. Kişi yaşıyor ama neden yaşadığını hissedemiyor. Bu da içsel boşluğu daha görünür hale getiriyor.
Bir diğer önemli etken ise sürekli meşgul olma hali. İnsanlar artık yalnız kalmaktan kaçıyor. En küçük boşlukta bile telefona yönelme ihtiyacı hissediliyor. Oysa insanın kendini anlayabilmesi için sessizliğe ihtiyacı vardır. Sürekli uyarana maruz kalmak, kişinin iç dünyasıyla bağını zayıflatır.
Sosyal medya da bu süreci derinleştiriyor. İnsanlar başkalarının en iyi anlarını izleyip kendi hayatlarını eksik görmeye başlıyor. Bu da yetersizlik hissini artırıyor. Aynı zamanda ilişkiler de yüzeyselleşiyor; iletişim artarken bağ kurma azalıyor. Anlaşılmadığını hisseden kişi ise zamanla içine kapanıyor.
Özetle içsel boşluk bir zayıflık değil, bir işarettir. Son zamanlarda insanlarda bunu daha sık gözlemliyor olmamız, aslında bir şeylerin değişmesi gerektiğini gösteriyor. İnsan sadece yaşamak değil, yaşadığı hayatta anlam bulmak ister. Bu anlam kaybolduğunda, geriye doldurulması zor bir boşluk kalır.