Üç yıldır açık bir hapishaneye dönüşen Gazze’de temiz su yok, doğru düzgün yiyecek yok, hastane yok, ilaç yok, elektrik yok, barınabilecekleri bir ev hiç yok!
Bunca yokluğun içinde varlığını hâlâ sürdürmeye çalışan bir avuç Müslüman toplumu…
Gazze halkı!
Buna karşı dünyada vicdan yok, merhamet yok, şefkat yok, insaf yok, insanlık yok!
Bugün Gazze’de hayatını kaybeden bir çocuk, enkazın altında inim inim inleyen bir bebek, bombalanan evinin enkazında çocuklarını arayan bir baba veya bedeni kanlar içinde kalmış yaralı evladının başında bekleyen bir anne… Ya da israil tarafından atılan bombalarla bedeni parçalanmış annesinin başında hâlâ bir umutla bekleyen masum, zavallı bir çocuk…
Siz bu yazıyı okurken israil terörü tarafından atılan bir füzeyle Gazze’de birkaç çocuk daha ölüyor. Bir anne daha evladını toprağa veriyor. Bir baba yine enkazın altında çocuklarının toprağa karışmış bedenini arıyor.
Bir çocuk kafayı yercesine, annesinin cansız bedeninin başında ağlıyor.
Biz ise bütün bunları sadece bir film gibi izliyoruz.
Böyle bir soykırım sadece Gazze’nin meselesi olarak mı görülmelidir?
Veya bu insanlık dramına sadece Arapların meselesi olarak mı bakılmalıdır?
Gazze’ye önce Araplar yardım etsin, önce Araplar gidip savaşsın, sonra biz duruma göre bakarız.
Mensubu olarak kendimizi saydığımız İslâm dini bize bunu mu emrediyor?
Hayır! İslâm dini böyle sorumsuzca bir davranışı bize emretmiyor.
İslâm dini, daha yeni ortaya çıktığı, gücünü yeni elde ettiği o ilk yıllarda dahi Müslümanın canını, malını, izzet ve şerefini korumayı bütün Müslümanlara farz kıldı.
Namazın farz kılınması gibi Müslümanların canı, malı, ırz, şeref ve haysiyetini korumak da “CİHAD” ile Müslümanlara farz kılındı.
“Gücümüz yetmiyor.” bahanesini İslâm asla kabul etmez.
İşte açık bir örnek!
İslâm’ın bir elçisini şehit ettiler diye Hz. Peygamber (s.a.v.), Bizans’a karşı savaş ilan etti ve Mute Savaşı gerçekleşti.
Bizanslılar en az 90 bin, Müslümanlar ise sadece 3 bin kişiydi!
Buna rağmen Müslümanlar “Bizim gücümüz yetmiyor, biz az kişiyiz.” demediler ve ölümüne savaştılar.
Devrin teknolojik silahlarıyla donatılmış atlı, uzun mızraklı ve zırhlı 90 bin Bizans askerine karşı 3 bin Müslümanın kazanması insanın aklının alabileceği bir şey değildir.
Ancak, Allah’ın izniyle Müslümanlar Mute Savaşını kazandılar!
Bu bağlamda bu savaştan birkaç yıl sonra Hz. Hâlid’in, Pers kralına söylediği o meşhur söz insanın aklına geliyor:
“Eğer teslim olup bize cizye ödersen seni bağışlarız. Yok, eğer karşı çıkarsan;
“Sizinkilerin dünyayı sevdiği gibi ölümü seven bir orduyla” üzerine geliyorum.
İşte bir zamanlar böyleydik!
Oysa cennetin müjdecisi olan ölümden korkar olduk!
Korkuyoruz…
Canımızı, malımızı, rahatımızı ve konforumuzu kaybetmekten korkuyoruz.
Korktuğumuz için hiçbir şey elimizden gelmiyor. Yoksa elimizden çok şey gelir.
Gazze’nin hâli ne mi olacak?
“Bence bizim hâlimiz ne olacak?” diye bu soruyu kendimize sormamız gerekir!
Kaybetmekten korktuğumuz her şeyi kaybedeceğimiz gün geldiğinde;
“Gazze yanarken siz neredeydiniz?”
diye hesaba çekileceğimiz gün, bizim hâlimiz, ne olacak?