Zamanın birinde bir genç, dillere destan güzellikte bir güzele âşık olur. Hayatını onunla birleştirmek ister ve nikâhlarını kıyması için belediye başkanının huzuruna çıkar.
Belediye başkanı, "Elbette." der. Fakat güzel içeri girer girmez fikri değişir. Gözlerini ondan alamaz ve gence dönerek şöyle der:
"Sen bu güzele layık değilsin. Ona olsa olsa ben layığım."
Bunun üzerine genç ile belediye başkanı arasında tartışma çıkar. Mesele büyür, kaymakamın önüne gelir.
Kaymakam kendi kendine düşünür:
"Bir belediye başkanı neden böyle davransın ki? Demek ki gerçekten görülmeye değer bir güzellik var."
Bu güzeli görmek ister. Fakat onu görür görmez aynı sözleri söyler:
"İkiniz de ona layık değilsiniz. Bu güzele ancak ben layığım."
Bu defa üçü birbirine girer. Olay valiye taşınır.
Vali de, güzeli görünce diğerlerinden farklı davranmaz:
"Siz hiçbiriniz ona layık değilsiniz. Bu güzelliğe layık olan tek kişi benim."
Artık şehirde herkes bu olayı konuşmaktadır. Haber en sonunda devletin başındaki zata kadar ulaşır.
O da merak eder:
"Nasıl bir güzellik ki; belediye başkanını, kaymakamı, valiyi peşinden sürüklüyor?"
O güzel huzuruna çıkarılır.
Onu görünce o da diğerlerinden farklı davranmaz.
"Hiçbiriniz ona layık değilsiniz. Bu güzel bana ait olmalıdır."
Tam onları huzurundan çıkarmak üzereyken güzeller güzeli söz ister.
"Benim bir şartım var." der.
"Hepiniz göstereceğim yere doğru koşacaksınız. Kim önce varırsa ben onun olacağım."
Genç, belediye başkanı, kaymakam, vali ve devletin başındaki zat aynı anda koşmaya başlarlar. Hırsla, nefes nefese, bütün güçleriyle ilerlerken bir anda önlerindeki büyük çukuru fark edemez ve beşi birden içine düşer.
O güzel çukurun başına gelir.
Aşağıya bakar.
Köydeki gariban genç de oradadır.
Belediye başkanı da...
Kaymakam da...
Vali de...
Devletin en tepesindeki kişi de...
Hepsi aynı çukurun, aynı toprağın içindeler.
Güzel tebessüm ederek elini sallar ve şöyle der:
"Sizin gibi nice talipliler geldi geçti. Hiçbirine yar olmadım."
Oradakiler gence dönüp sorarlar:
"Bu güzelin adı neydi?"
Genç, başını eğerek tek kelime söyler:
"Dünya..."
Artık başlarını taşa da vursalar fayda etmez. Çünkü hepsi aynı çukurun içindeydiler.
Bu hikâyeyi anladığımıza inanarak bir soru sormak istiyorum.
Gerçekten hiç mi utanmıyorsunuz?
Milyonlarca liralık iş merkezleri inşa ediyorsunuz.
Gösterişli oteller yapıyorsunuz.
Hastaneler...
Okullar...
Düğün salonları...
Plazalar...
Alışveriş merkezleri...
Her ayrıntıya özen gösteriyor, en kaliteli malzemeleri kullanıyor, insanların rahat etmesi için her türlü imkânı hazırlıyorsunuz.
Fakat konu o şaşaalı yapılarda mescide gelince neden aynı hassasiyeti göstermiyorsunuz?
Koskoca binaların en kuytu, en değersiz, en havasız, en kullanışsız köşelerini "mescit" adı altında insanlara sunarken yüzünüz kızarmıyor mu? Veya "İbadet imkanı sağlıyoruz." demekten hiç mi hicap duymuyorsunuz?
İbadet eden insanların bunu en güzel şartlarda yapabilmesi için uygun bir alan hazırlamak çok mu ağır geliyor?
Eğer namaz kılmıyorsanız bile, o binaya gelen insanların inancına saygı göstermek sizin insanlık göreviniz değil midir?
İnsanların inançlarını rahatça yaşayabilecekleri mekânlar hazırlamak, onlara duyulan saygının bir göstergesi değil midir?
Peki ya iman ettiğini söyleyenlere ne demeli?
Kendi inancınızın en temel ibadetlerinden biri olan namaza gereken değeri vermemeye hiç mi utanmıyorsunuz?
İnsanları Allah'ın huzuruna yöneltecek alanları küçültürken, değersizleştirirken, ihmal ederken Rabbinizden hiç mi korkmuyorsunuz? Hiç mi utanmıyorsunuz?
Bugün yasakçı anlayışların geride kaldığını söylediğimiz bir dönemde, sizlerin inşa ettiği binalarda mescitlerin hâlâ en son düşünülen yer olması gerçekten üzücü ve düşündürücüdür.
Bilin ki mescit için ayıracağınız birkaç metrekare sizi fakirleştirmeyecek.
Fakat ibadeti değersiz görmek veya değersizleştirmek, kalbinizi fakirleştirecek.
Yaptığınız binalar, şirketleriniz, makamlarınız ve servetiniz bir gün geride kalacak.
O gün sizinle gelecek olan ne beton olacaktır ne de gösterişli salonlar.
Sizinle gelecek olan yalnızca amelleriniz olacaktır.
Yoksa inancınızdan mı utanıyorsunuz?
Namazdan mı?
Mescitten mi?
Yoksa secde eden insandan mı?
Unutmayın...
Dünyanızın güzelleşmesini istiyorsanız, önce dünyanın sahibine kulluğu güzelleştirmek zorundasınız.
Çünkü üzerinde yürüdüğünüz toprak da O'nundur.
Göğsünüzü gere gere dolaştığınız makamlar da...
Sahibi olduğunuzu sandığınız mallar da...
Bir gün o toprak sizi içine alacak.
İşte o gün, hiçbir makamın, hiçbir servetin ve hiçbir gösterişin hükmü kalmayacak.
Unutmayın güzel sandığımız dünya bugüne kadar hiç kimseye yar olmadı.
Size de olmayacak.
Selam ve dua ile..